Sevda Güneş

GERÇEK DERS

18.11.2014 Sevda Güneş

Kim diyebilir ki Türk toplumu hala 100 yıl öncesi gibi. Bırakalım o kadar geriye gitmeyi belki 10 yıl öncesi gibi bile değil.

 

Modernleşme adına yapılan değişimler aslında Türk kültürünün temeline konulan dinamitlerdir. Televizyondaki dizilerin içeriği tüm günahları mubah sayacak nitelikle dolu. Yapısını her geçen gün bozan bu diziler gençler üzerine derin etkiler bırakıyor. İşte bu gidişata isyan eden sevgili dostum Doç Dr. Şafak Çomaklı önce sosyal paylaşım sitelerinde dizilere yönelik eleştiri yaptı ardından bu yazıyı okumam için bana gönderdi. Geçmişi ve günümüzü anlatan bu hikâyeyi sizlerle paylaşmasam olmazdı.

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

 

 

"Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."

 

 

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce: "Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.

 

 

Yaşlı kadın manidar bir şekilde iç çektikten sonra:

"Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşallah!" dedi.

 

Evin gelini:

"Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer" dedi.

 

Yaşlı kadın:

"Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."

 

 

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:

"Ya babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.

 

 

Yaşlı kadın söze başladı:

"Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımızı uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Asla babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

Babamız gelir, ‘Besmele’ çeker, ‘Haydi buyurun’ derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duasını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç ailece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."

 

Torunu:

"Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.

"Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep baki kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hatta köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, ‘Deli İbram’ derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; ‘Aba acıktım, aba su ver’ derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.

 

 

Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu halde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hatta perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.

 

 

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir eda ile salonun perdelerini çekti.

 

 

 “Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur” derdi büyüklerimiz...

 

 

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahalisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; ‘Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada imanımız kalmaz!..’ dedi. Tabi ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

 

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, ‘göz hakkı’ oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifa olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz (sav) ‘Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz’ buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep eza veriliyor. Tabi ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da ‘depresyon’ diye doktorlara gidiliyor.

 

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, asla dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylacım!.." dedi gelinine... Leyla mahcup bir şekilde:

 

"Evet anneciğim" diyebildi.

 

 

 Torunu:

 "Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."

 

 

 "Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"

 

 "Ah anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşya ve kıyafetlerin, hatta beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."

 

 

 "-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

 

"Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabii ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, imandan bir şubedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadis, hadîs-i kudsî hem de... Yani manasını Allah’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...

 

 

Bu hadîs-i kudsîye göre:

 

 "Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: ‘Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..’

 

 

Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

 "Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden asla ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tabi oluruz.

Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."

İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitap eden şeyleri kontrol altında tutmak..."

 

Gelini:

"Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.

 

Torunu kaşığı sessizce bırakıp:

"Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.

Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allah’a hamd etti.

 

Ben kendimden çok şey buldum ya siz. 

BU YAZININ EKLENME TARİHİ 18-11-2014
  
Yazarın Diğer Yazıları